Hava Durumu
En Son Mesaj Bırakanlar
09.09.2010 01:19:02 - Harun Polat.
08.09.2010 19:16:17 - ULUPINAR KÖYÜ KÜLTÜR VE DAYANIŞMA DERNEĞİ
08.09.2010 17:11:09 - elaZığ BiRvAn GeNçLiK
Kim Nerede Son Eklenenler
15.08.2010 17:33:55 - Selin Dursun
15.08.2010 17:05:21 - Ecenur Dursun
14.08.2010 19:27:47 - Serdar İbrahim Dinler
Doğum Günü
Aktif : 2 Toplam : 362284
MESAJ PANOSU
Midran Yokuş / Tarih Saat : 10.03.2010 00:06:58
ERKEKLERİN AKLI ŞUURU

“Şér şéré çi jine çi mére”
Aslan aslandır, ha kadın ha erkek. (Kürt atasözü)



“ Kadını döllemek, toprağı sürüp, tohumlamakla aynıdır ve erkek bir şekilde sahip olduğu bu iki mülkü binlerce yıldır kendi bildiğince kullana gelmiştir.” Nerede, ne zaman okudum hatırlamıyorum ama aklımda kaldığı şekliyle, ifade tıpatıp böyleydi. Böyle bir giriş yaptım diye hemence celallenmenize gerek yok. Çünkü yüzyıllardır kadın tarihinin üç aşağı beş yukarı böyle okunduğunu kimse inkâr edemez. Hele erkek cephesinden şiddetli bir itirazın geleceğine hiç ihtimal vermiyorum. Öyleyse laf aramızda, biz erkek erkeğe rahatça konuşabiliriz. Zaten(e) kadınların iradesinin, renginin, varlığının yılda bir gün konuşulmasının ne faydası olabilir ki.

Dünya Kadınlar Günü nedeniyle, hafta boyunca kadının toplumdaki yerini analitik bir kurguyla yazan, çizen ve konuşan bir alay yazar-çizeri dikkatlice izledim. Zamanın adaletinin ve yaşamı bire bir kendisiyle düzleştirmedikçe Heredot’da olsan yazdıklarının, söylediklerinin tarihle gerçek bir ilişkisi olamaz dersem, acaba okuyanlardan birilerinin cehaletime gülüp, kaşları çatılan ya da sinirleri yerinden oynayanlar olur mu? Olursa ne yapayım, ben gördüğümü, yaşadığımı yazıyorum. Kadınlar için yazan binlerce şairin milyonlarca şiiri vardır. Mesela, Brecht’in “Seni bekleyeceğim”, Nazım’ın “Kadınlarımız”. Bunların hangisi de olsa, okuduğumda zavallı mı yoksa yiğit mi, bilmem.

Nasıl desem, elli yıl önce gördüğüm o feodal toplum kadınları hatırlamışımdır. Koyunyününü tahta çıkrıkta ipliğe dönüştürüp, kök ceviz boyasıyla renklendiren Nané Ğacık, yüreğinde biriken yılların kederini, dokuduğu kilim ve cecimlere nakış nakış işlerdi. Her yıl sonbaharda tekrarlanan Başpınar Öküz Günü’nün akşamı, bütün köyün yemeğini hazırlayan, Gusé Ğallo, ömür boyu ete kemeğe bürünüp, kusursuz hizmetleri olan tevekkelli bir kadındı. Soğuk, uzun kış geceleri, toprak damlı odaların başköşesinde, ocakta yanacak çalı ve odunları, güz mevsiminin sonunda sırtında taşıyarak getiren Faté Çıpal’ın ömrü Telli’de, Zayne’ninki ise Goman Deresi’nde geçti. Bir tek Soğukkuyu Ankara lastiğiyle üç beş yıl geçiren Alifé Şerif ve öksüz iki çocuğunu kadın başına bin bir sıkıntıya göğüs gererek arıyla, namusuyla büyütüp okutan Asmé’nin yazgısı hiç değişmedi. Köyün ekseriyetinin arpa ekmeğiyle geçindiği yıllar, darlığa, yoksulluğa boyun eğmeden, güzün son aylarında Nazık’ın, üzüm suyu, un ve cevizden yaptığı kırmıtık, ağızlara tat verirdi. Onlara göre topraklarının satılması, namusunu satmayla eş tutulduğundan, kocası (babam) tarla alacak diye, yıllarca yamalı kara donla gezen Ordé’nin ve kışın hayvanlarına yem olarak yedirilmek üzere, ekim, kasım aylarında sararıp yere düşen ceviz-erik yapraklarını toplayıp, hararlara doldurarak, sırtında mereğe taşıyan, Aminé Torse’nin son zamanlarda beli iyice kamburlaşmıştı. Kendinden 30 yaş büyük, dul ve dört çocuğu olan bir erkekle evlenen, doğurduklarıyla toplam 10 çocuğa analık yapan Gulé, doğru, mert ve adeta dürüstlük abidesiydi. Hasat mevsimi sabahın erken saatlerinde bakır bakraçta hazırladığı sıcak çorbayı, herkesten önce harman yerine yetiştiren, Eşé Kibé ve ev temizliğinde titizliğiyle bilinen, yolları ve sokakları dahi süpüren Madina’nın etrafı her zaman mis kokardı. Kocası diyar gurbette olduğu için, kışın toprak damın üzerine yığılan karları küredikten sonra, şafak vakti bitmeden, kırk koyunun sütünü sağıp, kuzularını emzirten İsmiğan, öldüğü güne kadar güçlü, kuvvetli bir erkek görünümündeydi. Köye gelen jandarmanın ve tahsildarın çayından, yemeğinden muhtar karısı Hatuné Asat sorumluydu. Sünnet ve köy düğünlerinde konuklara verilecek aş, ekmek için Kadife’nin aşçılığına diyecek yoktu. Günümüzde kullanılan çeşitli badana, boyalar yerine, köyün Ağé Sorangi denilen yerde beyaz kil toprağı, kar kış düşmeden mahallenin kadınlarını bir araya toplayan Bezé, heybelerle taşır, evlerin badanasını kendileri yaparlardı. Gizliden gizliye, kil toprak yiyen kadınların kimler olduğu bilinir ama bu durum dillendirilmezdi. Ergişlerine erkek çocuk doğurmadıkları için, üzerlerine kuma getirilen kadınlardan doğan çocuklar, asıl anaları olarak ilk hanımı bilirlerdi, Faté Camo, Adılé Zabé ve Gülüş’é Delibalta’nın kadir kıymetinden bir şey eksilmedi.

Adını sayamadığım her birinin yaşam öyküsü saftalar tutacak ve kendine özgü manifestoları olan bu kadınları ömrüm el verirse mutlaka yazmayı düşünüyorum ama onları yazmak için biraz onların kaderi olmak lazım. Nice nice kadınlar ve daha nice nice hikâyeler: İsmé Ebe, İmiğani Bında, Marze, Baské Ballıko, Buké Kıço, Damtam, Hacé Alo, Nané Sor, Gelini Memili, fat” Gındır, Nané Gul, Nasibé ve Eşhé Mamişé, Hace Kalé, Nasibé Témır, Hanımé Farık, Gusé Hémdi, Ğacé Mılla Ismal, Fadéme Sunlu, Tırké, Zayida, Hatçé Gelin, Nazımé Cafo, Ğace Hıské, Raziyé Fériz, Nazımé Cunnık, Bagé Davreş, Şamaşyé Gülağa ve İsmé. Unuttuklarım varsa beni bağışlasınlar. Bunların tümü, cevabı olmayan zor sorularla bizi bırakıp, ayrıldılar bu dünyadan. Yarın çocuklarımız da bizim için böyle duygular yaşayacaktır. Büyük bir saygıyla ve rahmetle andığım bu feodal kadınların kızları, torunları bu gün Hollanda’da, Deutsehlen’de, Frankfurt’ta, Fransa Enner’de, Ankara’da, İzmir’de, İstanbul’da, Mersin’de.

Ey dürzü burjuvazi! Sen feodal iktidara son verdin. Hoş, güzel. Peki, bu kadar yıldır kadına bakış anlayışını niye değiştirmedin. Ama ne söylesek nafile! Buna “tarihin tecellisi” diyen bir çıkar mı? Neden olmasın, şaşmam, çünkü düzen o düzen. Erkek vursun, devlet korusun. Öyle ya, literatür hepimize devleti, “ekonomik bakımdan egemen olanın, siyasal bakımdan da egemen olacağı” diye tanımladığına göre, söyleyecek söz kalmıyor. Yine de bu gün gözümüzün göreceği, kulağımızın duyacağı, kadından başkası olmamalı. 3.7 milyon kadının hâlâ okuma yazma bilmediği ama en çok Aşk-ı Memnu’nun izlendiği ülkemde halkımız aşağıda söyleyeceklerimize ne der bilemem. Özgürlüğe, demokrasiye ve ahlaki bir topluma giden bir yol, ancak kadın eksenli bir yaşamın kurulmasından geçer, yoksa 5 bin yıllık erkek egemen bir zihniyetten bir bok çıkmaz. Çıksaydı kadınlar haklarını almak için hâlâ devrimsel düzeyde, büyük atılımlar içinde olmazdı. Anlaşılan, ideolojik, felsefik ve tarihsel bilinçlerin önünde hep erkek barikatları vardır. Politik alan yolları yasaklı, parlamentoda, belediyelerde, sivil örgütlenme alanlarında ve sosyal, kültürel yapılanmalarda, kadınlar hâlâ çok uzak. Yaşamları gerici, mülkleştirici, nesnelleştirici ve toplumsal cinsiyetçi dayatmaların varlığı altında. Hâlâ tek kurşunla infaz edilip, ya da diri diri toprağa gömülebiliniyor kadınlar. Kendilerini cayır cayır yakmaları boşuna değil. Dört öküz, iki inek karşılığında kızlarını satabiliyor babalar. Bu coğrafyada, kadının hak, hukuku böyle işliyor. Dünyada da böyle. Uluslar arası kadın pazarının cirosu milyar dolarlarla ifade ediliyor. Ama sakın ola, hiçbir ülke, hiçbir düşünce sistemi, fuhuş sektörünün kadınları içine çekmesinin nedenini “ekonomik özgürlük ve erkek egemenliğinden kurtulma istemi” olarak göstermeye kalkmasın. Dostoyevski’nin cehennem dediği budur işte.

Tarih daha ne kadar böyle sürer, bilenler bize anlatsın. Dileyelim, tüm dünyanın tüm emekçi kadınları kalbini bedenini canının istediği gibi kullanmakta özgür olur. Hep söylenir ya bir şiir bin derde devadır: “ İç bade, sev güzel, varsa aklı şuurun
Dünya var imiş ya da yoğ imiş ne umurun.”


Not: İlahi saygı değer profesörüm, sevgili öğretmenim; kaç aydır erkekleri yazıyorsunuz, onlara rahmet, sizin de elinize yüreğinize, kaleminize sağlık. Zevkle okuyorum. İyi de koskocaman Keban’ın son elli yıllık tarihinde yazılmayı hak eden hiç mi bir kadın yoktu. Saygıyla…

Depremde yaşamını kaybedenlere rahmeti yakınlarına sabırlar diliyorum.






Ulupınar Köyü Resmi Web Sayfası